29 Ocak 2008 Salı

Bir Yolculuğun Hikayesi

Öncesi :
Okula hocadan not dilenmeye gidiyorum, “Memlekete gitmeden bi kez şansımı deneyim de içimde kalmasın” diyerekten.
Konuşmak üzere hocanın odasına gireceğim, kapıya kadar gelip duruyorum, içeride birisi var. Otobüsün kalkmasına da pek fazla yok zaten, bir saate konuştum konuştum konuşamadım yalan olacak.
Yarım saat kapının önünde bekledikten sonra sıkılıp koridoru adımlamaya çıkıyorum tamda bu sırada ezelden beridir kıl olduğum bi eleman koridora diğer ucundan girip hocanın kapısının önüne dikilivermiş, arkamı dönünce fark ediyorum, derhal atılıyorum ancak kıl kapıyı açıp kafasını içeri sokuveriyor meğer içeridekilerin vedalaştığını duymuş. Zira o girerken diğer adam çıkıyordu.
Bana gülümseyerek kapıdan giren kılı evire çevire dövmek istiyorum ama nafile…
Konuşmaları dinliyorum, hava cıva, geyik muhabbeti gibi, hoca sustukça kıl bir şeyler soruyor. Eminim, amacı zaman geçirmek ki ben dışarıda sinirden patlayayım!
İçime, yağmur yüklü bir bulut misali kara ve yoğun bir nefret doluyor, kuşkum yok ki gözlerimin arasında şimşeklerde çakıyordur…
En sonunda kriz geçirmek üzereyken kıl odadan çıkıyor, hocayla birlikte. Adamın başka bir yerde mazeretlilere yapacağı bi sınav varmışta oraya gidecekmiş, tabii ki benim not isteme şansımda ortadan kalkıyor.
Kıl şişe dibi gözlüklerin ardında bana hain hain gülümsedikçe içimde bir şeyler kabarıyor, öfke çığ gibi, habis ve yoğun neredeyse ağzımdan çıkacak…
Elimden bir şey gelmiyor… Bu duygular içinde otobüsün yolunu tutuyorum….
Sırasında :
Oldum olası uzun süreler oturup kalmayı sevmem, duramam ki yerimde, kıvranırım, daralırım. Eskiler derler ya “Kıçında kurt mu var” diye, öyle işte. Yolculuğun süresine bağlı olarak üstel bi şekilde sinirlerim gerilir, rahatsız olurum, en ufak şeylere bile gelemez olurum. Ben böyleyim, o gün halihazırda bi sinirlilikte var zaten…
Nihayet an gelir ve otobüse binilir ancak seferin molasız olduğu fark edilmez. Başlangıçta çalan müzik hariç her şey çok güzeldir, yan koltuktaki eleman konuşmak istemez, kendi halindedir. Etrafta her şey sakindir, ortam loş ve uykuya elverişlidir ki çalan müzikte bunu desteklemektedir. Arabesk müzikten pek haz edilmez, zira hem iç daraltır hem de melodisi zevksiz gelir ancak o an uyunacağından iyi gelir bünyeye. Neyse ortam güzelliğiyle uykuya dalınır fakat 5 dk geçmeden, herkesten telefonlarını kapatmalarını rica etmiş olan muavinin cep telefonu çalar, açar konuşmaya başlar.(mağmaya gidesice :mal: )*
• *Yemek tarifi anlatır gibi anlatmaya son!: Net dahilinde nefret ettiğim, tiksindiğim ve piyasaya Mağmaya gitmek, mağmadan selam göndermek vb. gibi naçiz saçmalıkları katan itiraf.com bünyesinde itiraflar bu tarzda yapıldığından ve ekseriyetiyle lakayt ve gereksiz bulduğumdan dolayı.
Velhasıl kelam bunu sineye çekip uyumaya devam etmek istedim ve fakat 10 dk.lık uğraşın ardından
boynum ağrımaya başlayınca koltuğu yatırmaya karar verdim…
Koltuğu arkaya itiyorum, bir müddet sonra o beni öne itiyor, yayı mı bozukmuş nedir sadece kazık gibi oturmaya izin veriyordu koltuk… Karnıma sinirden kramplar girerken “Neden ben?” düşüncenin arkasına “Ne zaman mola verecez a.k” düşüncesini ekleyip bi çözüme ulaşmayı umuyordum ama ve lakin bi sonuç elde edemedim nihayetinde de muavine sordum ; cevaben “Efendim seferimiz molasızdır” dediğini duydum…
“Şansımı sikiim…”
Bir saat kadar sonra balataları sıyırmak üzereyken Afyonda yolcu almak maksadıyla durakladık. “Efendim hemen kalkacaz” höykürüşleri arasında kendimi temiz havaya atıverdim, yıllar sonra özgürlüğüme kavuşmuş gibi temiz havadan derin bir nefes aldım ve kalan nefeslerimi de sigaramdan aldım.
Israrlar üzerine ancak yarısına kadar içebildiğim sigaramı atıp yerime döndüm. Yine de bi nebze olsun rahatlamıştım. Ne mutlu banaydı.
Yerime döndüğümde sağımdaki ve arkamdaki koltuklarda oturanların indiklerini ve yerlerine bir kadın-çocuk karışımının bindiğini esefle fark ettim..
Hava da kararmıştı artık, delicesine uyumak istiyorum ki çabuk bitsin yolculuk ama ne mümkün, arkamda bebek ağlıyor, karılar car-car konuşup duruyorlar, yanımdaki çocuklar birbirlerine bağırıp duruyorlar hele ki birisi sakızı cak-cuk ses çıkararak çiğniyor: hiç dayanamam bu yüzden babama bağırmışlığım vardır, kendimi kaybederim, elimde olmadan çakıveririm. Of Allah’ım, ama çocuk işte anası falanda var, sabret diyorum kendi kendime. Çocukların arkasında anneleri;
“- Bizim kız Almancayı 5 düşürdü teyzesi, di mi kızım? Esen, di mi kızım?
- Cak, evet annee…
- Bende 95 almıştım da hoca 4 vermiş, di mi Annee?
- Evet kızım, bizim kızda iyi bilir teyzesi..
.
.
.
- Di mi anne?
- Hıı?
- Zıt erenkööööy….
- ZUAHAHAHA (Ailecek)..”
Sanki dünyadaki tek zeki çocuk onların çocuklarıymış kalanların hepsi moronmuş gibi, çocukların her şeylerini övüyorlar, çıldıracam:
“- Teyzesi bizim kız bi sıçar, gözlerine inanamazsın, tam mükemmel bi silindir, yani bu kadar olur, her santimetresinde yarı çapı aynı, incelip kalınlaştığı yer bile yok.
- Bilmez miyim, bizim Derende öyle yani o boku al kıvır Sezar’ın kafasına taç yap vallaha çiçekten daha güzel yakışır… o boku al feslere püskül yap, o boku al halat yap, o derece muntazam… vıdı vıdı vıdı bikbikbik…
Yeter :lan:, iyi ki bi sikiştiniz, siz olmasanız Dünya mallara kalacaktı(!) bravo size, amk.larım.

Bende kayış koptu kopacak neredeyse, kendimi kaybedip hepsini bi temiz marizleyecem, aklımdan geçen o. O esnada yanımdaki eleman “a.k” ile başlayan bir cümle kurdu ki bu bana yalnız olmadığımı bildirdi ve cesaret kazandırdı. Aynı esnada araya ikinci kek-kola dağıtımı molası aldık, tam bana sıra geldiğinde yoldaki bir deliğin azizliğine uğrayaraktan muavin üzerime bir miktar kola döktü, kendimi kontrol ettim, ne de olsa insanlık hali olabilir yani…
Daha kolamı bitiremeden arkamdan bir öğürme sesi geldi, kendimi koltuğun ön tarafına zor attım ve Allahtan atmışım yoksa sırtım ensem vs. hep kusmuk olacak, çocuk annesinin değil benim üstüme kusuyor nasıl tutuyorsa artık çocuğu.
Yani gel de şuna sinirlenme, ne bir özür ne bişey, hala car-car konuşuyorlar, bir yandan kusmuk kokusu, sakız çiğneyen çocuk, kolanın yapışkan ıslaklığı, uykusuzluk, okuldan kalma sinir, bi de uyurken horlayan başka bi kadın, oturmanın meydana getirdiği daraltı, sigarasızlık… Gözüm karardı, kalbim sıkışıyor sinirden, elim ayağım titriyor. Parmaklarımı kemiriyorum, dudağımı ısırıyorum, sağa sola dönüyorum sırf bişey söylememek için, söylesem biliyorum tartışma çıkacak her şey daha beter olacak kendimi kaybedip istemediğim şeyler yapacağım…
Dakikalar yıl gibi geçiyor, saniyeleri sayıyorum ve sonunda Ankara’ya geliyoruz. O da ne, bi alkış kıyamet aldı başını gidiyor, “Yahu bu ne alkışı?” diye aklımdan geçiveriyor meğerse ulaştığımız için alkışlıyorlarmış, uçakta böyle şeyler olduğunu duymuştum ama otobüste olduğunu hiç duymamıştım, o gün şahit oldum.
Nihayet kendimi otobüsten dışarı attıktan sonra diyorum ki: “Artık bundan daha beteri valizim çalınırsa olur herhalde”… Eh Allahtan valizim çalınmamış sadece üstüne turşu suyu dökülmüş, leş gibi turşu kokuyor güzelim valiz. Yahu kardeşim niye insan bagaja turşu bidonu koyar ki? Yazıyor işte biletteki sözleşmede yasak olduğu, hadi koydun niye valizlerin üstüne koyuyorsun salakoğlu salak. Resmen şaka gibi, orada kalıpta itiraz etsem kesinlikle birbirimize girerdik, hayatımda ben bişeye bu kadar sinirlendiğimi hatırlamıyorum, sakız çiğnenmesi solda sıfır kalır, iğrenç kaderime söverek oradan uzaklaştım çünkü bitmiştim mücadele edecek gücüm kalmamıştı…
Sonrası :
Sonrasında ise eve gelip elbiselerimin turşuya basılmış gibi koktuğunu fark edince, gülmeye başladım sinirden, bu kadar terslik ancak bi insanı bulabilir. Anı mahiyetinde yazmaya karar verdim. Yazıda küfürler %99.999 azaltılmıştır. Bu arada italik yazılanlar benim o anda düşündüğüm şeyi ifade ediyor.

Hiç yorum yok: